Yakın zamanda bir arkadaşım bana “Sen hep yüksek dağlara tırmanmaya çalışmışsın. Niye biraz da tepeleri denemiyorsun ? “ dedi (ifade mecazi olarak kullanılmıştı, henüz dağcılık yapmadım ama 2008 planlarında var).  Beni çok yakından tanımamasına rağmen, gözlemi doğruydu. Üstelik aşağıda belirli bir çerçeveden özetlemeye çalıştığım kitabı da bana o armağan etmişti.

 

Bu yazıda, Nasuh Mahruki’nin sanıyorum ilk kitabı olan “Bir Dağcının Güncesi”nden bir özet sunmaya çalışacağım (1).

 

Okumaya başlamadan önce duyduğum –doğru- gözlemin etkisiyle mi, ifadelerini kendime yakın bulduğum için mi ya da yazarın ustalığı nedeniyle mi bilmiyorum,

okurken adeta ben de bütün o dağlara tırmanıyormuş gibi hissettim.

 

“Bir Dağcının Güncesi “ çoğunlukla yazarın 9 Temmuz – 21 Ağustos 1992 arasındaki dağ tırmanışları sırasında tuttuğu günlüklerden oluşuyor (ben yaşça daha büyük olmama rağmen ona yakın dönemde ancak trekking yapabiliyordum, sonra ona da devam edemedim son 15 yılın hatalar dizisi içinde). Özeti daha iyi anlayabilmek için Nasuh Mahruki’nin o tarihlerde Bilkent Üniversitesi’nden yeni mezun olduğu ve aslında dağcılığa üniversite sıralarında başlamış olmasına rağmen henüz Türkiye dışında yüksek dağ tırmanışları yapmamış olduğunu belirtmekte fayda var.

 

Kitapta, 1994 yılında yazılan giriş bölümünden sonra, asıl olarak yazarın  Kazakistan’daki Khan Tengri zirvesine (7,010 metre) yaptığı tırmanışa ait anılar ve düşünceler yeralıyor. Bunun ardından, Nasuh Mahruki’nin 1993 ve 1994 yıllarında yaptığı bu ve diğer tırmanışlarına ait çeşitli dergi-gazeteler için yazdığı yazılar yeralıyor.

 

Kitapta verilen en çarpıcı mesajlardan biri, dağcının tırmanış sırasında yaptığı yolculuğun aslında kendi içinde bir yolculuk olduğu. Sıradan bir tırmanış/macera günlüğü olmaktan öte, Nasuh Mahruki’nin bu çarpıcı kitabı aslında çok genç yaşta geliştirdiği bilgece düşüncelerinin, yaşam felsefesinin bir özeti bence.

 

Dağcılık, bütün güvenlik önlemlerine rağmen riskli bir spor, üstelik “seyircisi olmayan” bir spor. Yani dağcı aslında kendiyle yarışıyor ve tırmanma eylemini başkası için değil, kendi için sadece kendi için yapıyor.

 

“Bilinçli bir doğa sporcusu, doğada girdiği bu mücadelede, mücadele ettiğinin doğa değil de kendisi olduğunu bilir. Doğayla savaşılmaz, onunla ancak bir uyum yakalanabilir, sizi sadece seyreden bir şeyle nasıl savaşabilirsiniz ki? Savaş kişinin kendi içinde, ruhunda, bedenindedir. Çünkü dağcının-kişinin- yenmesi gereken kendisidir. Dağcı, her zirveye ulaştığında kendini aşmış, geliştirmiş olur, bu gelişim sürecinde bir de dost kazanmıştır; o dağ” ( Sayfa 52).

 

Nasuh Mahruki’nin özellikle Khan Tengri ve Pobeda’ya yaptığı tırmanışlar son derece yüksek risk içeren çok zorlu aktiviteler. Öyle ki bazı dağlar için tırmanış sırasında ölüm oranı altıda bir, yani tırmanışı deneyen her 6 dağcıdan biri ölüyor ama yine de bazı insanlar akın akın dağlara gidiyor.

 

“Bazıları kendilerine mekan olarak bütün dünyayı seçmişler- bayrak olarak da özgürlüğü.

 

1924 yılında, Everest’e neden çıkmak istediklerini soranlara ‘Orada olduğu için’ diye cevap veren Mallory, belki de bütün bu soruların cevabını açıklamış oluyordu.  Mallory ve Irvine, son kez zirveye yakın bir yerde görüldüler ve bir daha da onlardan haber alınmadı.

 

Yüzlerce yıldır dağlar, denizler, yollar binlerce insanı yuttu ama bu, yeni gelenleri durdurmaya yetmiyor. Tehlike, korku ve ölüm bazı ruhları durdurmak yerine daha da coşturuyor ve kendine çekiyor.

 

Gılgamış’ı, Odysseus’u, Marco Polo’yu, Magellan’ı, Colomb’u, Peary’yi, Amundsen’i, Hillary’yi ve daha binlercesini oradan buraya savuran şey hep özgürlüğe düşkün, coşkulu ruhlarının üzerine kurulmuş keşfetme ve bilme tutkusu ve doğaya/kendine meydan okumanın dayanılmaz çekiciliğidir.” (Sayfa 88).

 

“Bazı insanlar için mutluluğa ulaşmanın yolları çok daha zorlu, sarp ve çetin görülse de, onlar için doğal olan budur. Bazı ruhların tutkularının sınırları, bizim ölçülerimizin çok ötesinde....

....

Yaşam, büyük ve güvenli gemilerle sakin bir gezi mi, yoksa kendi teknenizle soluk soluğa bir yolculuk mu olmalı, bunun seçimi size kalmış...” (Sayfa 89).

 

Kitabın büyük bölümümü oluşturan güncede, yazar bir yandan hayata ait gözlemlerini bir yandan da tırmanış sırasında ve kamplarda yaşadıklarını anlatıyor. ( Tırmanışlara ait özeti slaytlar eşliğinde sunacağım. Tırmanılan dağların en azından fotoğraflarını gözle görmeden tırmanış anılarını sadece okuyarak hafızamızda canlandırmak mümkün değil).

 

“Buda, Dhammapada’sında şöyle der: ‘Bugün ne isek, dünkü düşüncelerimizin ürünüyüz ve bizim şu anki düşüncelerimiz yarınki hayatımızı oluşturur; hayatımız aklımızın yaratısıdır. Bir adam saf ve temiz bir aklın yönlendirmesiyle konuşur ve  hareket ederse sevinç ve mutluluk onu gölgesi gibi izler.’ Aynı inanç, Hint felsefesindeki Karma (nedensellik enerjisi) düşüncesiyle de anlatılır. Varoluşçular da insanın kendi özünü kendisinin yarattığını söyler, buna göre insan kendisini nasıl yaparsa öyle olur. İnsan özgürdür ve istediğini seçer, bu seçme özgürlüğü de sorumluluğu getirir” (2) , (Sayfa 57).

 

“Arayan bulur, yeter ki bilgiyle, erdemle, kararlılıkla, cesaretle arasın.

Demokritos, Epikuros ve çoğu filozof mutlu ve huzurlu bir yaşam için ruhu korkulardan, özellikle  ölüm korkusundan kurtarmak gerektiğini söylemiş, bunun kaçınılmaz olduğunu, bundan korkup ruhu huzursuz etrmenin anlamsız ve budalaca olduğunu savunmuşlar. Tabii tutup da dağlara tırmanın dememişler.... ...Benim dağcılığa yaklaşımım da böyle: Bilgi, tecrübe ve yeteneklerimden gelen kendime güvenle, bir de Hint felsefesindeki Karma düşüncesi ile, korkularımı yenip kendimi gerçekleştirebiliyorum. Bir anlamda vites değiştirmek gibi bir şey, vitesi bir yukarı alınca görüş de değişiyor yaklaşım da, bilgiden gelen güven korkuyu yenince sınırlar da genişliyor.”  (Sayfa 125).

 

Nasuh Mahruki’nin kendi kimliği ve hayata dair yorumlarından sonra dostlarına ilişkin olarak aradığı özelliklere de değinmekte fayda var.

 

Gözlem, analiz, yorum ve uygulama programı içinde normal bir zekaya sahip sıradan her insan, doğruyu bulabilecek, iyi davranışı seçebilecek kapasiteye sahiptir. Benim kabul edemediğim de, işte bu zeka ve seçme özgürlüğüne rağmen, kişisel çıkarlar uğruna kasıtlı olarak yapılan insan onuruna sığmayan davranışlar...

...Dostlarımı büyük bir titizlikle seçerim ve uzun zamandır dostlarımda aradığım özellikler, iyiliğin dürüstlüğün çok ötesinde. İnsan, zaten iyi, dürüst, açık olmak zorunda, bunlar birer meziyet değil, insan olmanın gereklerindendir. Benim aradığım insanlar ise daha üstün yeteneklere sahip olanlar, ne istediklerini bilenler, kendilerini tanıyanlar, kendi yeteneklerinin ve isteklerinin farkında olup yollarını buna göre çizenler, hep daha iyiyi, daha mükemmeli arayanlar... Bu üç farklı kişilikten (yazar burada en yakın arkadaşlarından bahsediyor) bu kadar etkilenmemin önemli bir sebebi, üçünün de yetenekli oldukları konularda, benim hep olmayı istediğim ama henüz olamadığım kadar iyi olmaları. Dostlarımın –hatta sevgililerimin- herhangi bir konuda benden daha iyi, daha üstün olmalarını istemişimdir hep ki onlara bakıp kendimi geliştireyim.” (Sayfa 46-47).

 

Nasuh Mahruki’nin güncesinden bu kısa özeti ve sadece hayata yaklaşımına ait kısmıyla sunduktan sonra, benim kişisel hayatımda da niye hep ulaşılması zor hedeflerin peşinde olduğumu açıklayabiliyorum.

 

En temelinde, aşk hayatımda beni hep benden üstün sevgililer çekmiştir, zor oldukları için değil. Her birinde farklı ama derin bir potansiyel olduğu, bildiklerimizi “paylaşma” ve onlarla birlikte “öğrenme/keşfetme” isteğim çok güçlü olduğu için.

 

Ancak bu süreçte yaptığım en önemli hatalardan biri, “dağ”a ulaşmaya çalışırken onun aslında “fethedilemez” olduğunu ihmal etmiş olmam. “Dağ” hep oradaydı ve ona ulaşsam da ulaşamasam da orada olacak. Onun zirvesine erişme çabası aslında kendi kendime yapmam gereken bir yolculuk ve bu süreçte dağın benim elimden tutması mümkün değil. Eğer ona ulaşamamış isem bu benim kendi yetersizliğim, dağın ne suçu var ?

 

“...Yine de bu fethetme sözü pek hoşuma gitmiyor, dağların fethedilmediklerini, yalnızca zirvelerine çıkıldığını düşünüyorum. Bir dağa tırmandığımda hiçbir zaman onu altetmiş, fethetmiş gibi bir düşünceye kapılmadım. Benim mücadelem hep kendimle oldu, dağ ise yalnızca sonunda dost olduğumuz bir seyirciydi. Bazı dostluklar çok emek istiyor ve zorlu dağlarla dostluk kurabilmek için önce onu hak etmeniz gerekiyor.” (Sayfa 126).

 

Kendilerine ulaşamadığım bütün eski sevgililerim: Ne olduysa olması gerektiği için oldu. Ulaşamadığım bütün dağlar, şimdi ulaşmak istediğim için bir deneydi sadece. Bütün o eski başarısızlıklar, dağlardan vazgeçip tepelere yönelmemi gerektirmiyor.

 

Ben hala en zor ve en yüksek zirveye sahip olanı, gerçek aşkı yaşayacağım insanı istiyorum. Bu çabaya ve sonuçlarına hazırım.

 

NOTLAR:

 

(1)      Nasuh Mahruki, Bir Dağcının Güncesi, Yapı Kredi Yayınları, 3. Baskı, İstanbul, Haziran 1996

 

(2)      Konunun bütünlüğü açısıdan bu alıntının kalan ve önemli bir kısmına burada yer veriyorum: “Bu öğretiler detaylarında birbirleriyle çatışsa bile, ben ikisinden de aklıma uygun yerleri seçip, kötü kaderden korkmaktansa, iyiliğin iyiliği getireceğine inanarak, özgür seçimimin, -doğru_yanlış-, sonuçlarına katlanmayı daha doğru buluyorum. Bu durumda bana, kötü kaderim için Allah’I suçlamaktansa sebebi kendimde aramak ve bana verdikleri için ona teşekkür etmek kalıyor- daha huzurlu ve güvenli bir ruh hali de cabası…Allah’a inanıyorum, çünkü bugüne dek ne zaman ihtiyacım olsa hep yanımda oldu… ( Sayfa 57).

 

 

 

 

Bu yazı, savaş tarihindeki iki önemli yenilgi sonucu düşman eline geçen iki şehrin direniş tarzları üzerinde yorumlar yapmaya çalışan tamamıyla amatör bir denemedir.  Yazarı tarihi ve özellikle savaş tarihini sevmekle birlikte, bir uzmanlık iddiası asla yoktur. Asıl amaç Yenilgi Yönetimi üzerine bir tür zihin jimnastiği olduğundan yazının bu gözle okunması rica olunur.

 

İkinci Dünya Savaşı’nın bana en çarpıcı gelen yanlarından biri, Almanya’nın hem Doğu ve hem de Batı Cephelerinde yenilmekte olmasına rağmen, savaşı inatla sürdürmesi ve savaşın kazanılma ihtimalinin kalmamasına rağmen, Alman Ordusunun Berlin’de adeta taş üstünde taş kalmayıncaya dek direnmesi.

 

Öte yanda, Adolf Hitler kadar acımasız ve inatçı bir diktatör gibi görünmekle birlikte, hem 1. ve hem de 2. Körfez Savaşında Saddam Hüseyin’in tamamen tersi tutum gösterdiğini hatırlatmalıyım.

 

Saddam Hüseyin, 1. Körfez Savaşında Hava Kuvvetlerini savaşta harcamak yerine komşu-düşman İran’a kaçırmıştı. 2. Körfez Savaşında ise, düşman Bağdat önlerine geldiğinde elit Cumhuriyet Muhafızları Birliklerini savaşta kullanmadan adeta yeraltına çekmişti. (http://en.wikipedia.org/wiki/Iraqi_Republican_Guard) . Sık sık Hitler’e benzetilen diktatör, en seçkin birliklerini kaybedileceğini gördüğü bir savaşta harcamaktansa, savaş sonrası işgale direnişi organize etmekte kullanmak gibi kendisinden beklenmedik bir sağduyuyu gösterdi. (Belki de Saddam Hüseyin, 2. Dünya Savaşı tarihinden ders almıştı.)

 

Savaş, tarzı ve sonucu itibarıyla “kazan-kazan” çözümü yerine, en az bir mağlubu, kimi zaman da iki mağlubu olan bir anlaşmazlık çözme yöntemi. Çoğu savaş tarihi analizi, strateji ve uygulama olarak olup bitenlere galipler açısından yaklaşır ve “kazanmak” için ne yapıldığı veya ne yapmak gerektiği üzerinde durur.

 

Ben bu yazıda, “Yenilginin Yönetimi” dediğim bir bakış açısından, kazanılma umudu olmayan iki savaşta (Berlin ve Bağdat) yenilenlerin takındıkları birbirinden farklı iki tutumu irdelemek istedim.

 

Tekrar İkinci Dünya Savaşına dönersek, sadece Adolf Hitler’in değil, yakın çevresi ve özellikle Alman halkının önemli bir bölümünün savaşın artık kaybedildiğinin bilinmiş olması gereken dönemde bile, geliştirmekte oldukları mucize silahlara (Wunderwaffen) güvenip bunlarla savaşı kazanacaklarına dair kör inançları sürmekteydi. (The Downfall –Çöküş- filminde, Berlin’de Ruslarla sokak savaşları sürerken, sivil Nazilerden oluşan idam mangalarının ellerinde iplerle dolaşarak düşmana direnmeyerek işbirlikçi olduğunu düşündükleri kişileri idam ettikleri gösteriliyor).

 

“Hitler’in Sığınağında Son Günleri “ adlı biyografinin yazarı Armin D. Lehmann (son dönemde Hitler’in sığınağında görevlendirilen hizmet erlerinden biri), Hitler Gençliği Örgütü içinde Ruslara karşı şehrinin savunulmasında gösterdiği kahramanlık nedeniyle henüz 16 yaşında iken, Hitler’in doğum yıldönümünde (20 Nisan 1945) ona  takdim edilmek üzere Berlin’e gönderilir (1). Lehmann ve arkadaşlarını Berlin’e getiren askeri otobüsün şoförü harabeye dönmüş kentte yolların bomba çukurları ve yıkık binalar ile kaplı olması nedeniyle çok zorlukla ilerler. Etrafında gördüğü yıkıntıya rağmen o bile, gençleri kalacakları yere bırakırken şöyle der: “ Unutmayın, Führer’e o mucize silahlara biran önce ihtiyacımız olduğunu söyleyin”.

 

Yenilginin sosyal-psikolojisi açısından, yenik olanın son ana kadar bir mucize beklemesi oldukça anlaşılır. Ancak ilginç olan, kadere ve Allahın yardımına olan güveni inanç seti içinde çok önemli bir yer tutan ve laik olmakla birlikte İslam dinine bağlılığını her zaman vurgulamış olan Irak Yönetimi’nin Bağdat düşerken anlamsız bir direniş göstermemiş olması.

 

Irak Baas stratejisi ile Alman Nazi savaş stratejisi arasındaki en önemli farklardan biri de, Alman stratejisinin “Ya Zafer Ya Ölüm” ilkesine dayalı olması. Savaşın beklenen çabuk zaferi getirmediği daha Rusya içlerindeki Alman yenilgisinde (1942 kış) belli olduğu halde, Alman Genelkurmayı iki cephede birden savaşı inatla sürdürdü (sadece Doğu Cephesinde iki taraftan toplam 30 milyon ölü verildiği belirtiliyor kaynaklarda).  Savaşın sonlarında, Normandiya çıkarması ( Haziran 1944) başarıya ulaşıp İngiliz ve Amerikan Birlikleri Belçika’ya kadar geldiğinde, Doğu Cephesindeki en seçkin birlikler Ardenlere çekilip müttefiklere karşı bir “sürpriz” büyük saldırı planlandı ( 1944 Noel, Bulge Savaşı). Başlangıçta sürpriz etkisi nedeniyle başarıya ulaşır gibi olduysa da bu çılgınca karşı-atağın sonucu sadece çöküşü hızlandırıp Rusların Doğu Almanya’yı işgalini kaçınılmaz hale getirmek oldu.

 

Garip ama gerçek, stratejik analizin kurucularından Von Clausewitz bir Alman ve öğretisi aslında tüm Alman Kurmay subaylarına elbette özümsetilmişti (2). Ancak unutmayalım, Almanya savaşı sadece profesyonel askerlerle değil Nazi Partisi ile birlikte yürüttü, kör inadın sebebi belki de Nazilerdeki kendini beğenmişlik ve ancak güçlü olanın yaşamaya hakkı olduğuna dair inançtı.

 

Bu noktayı ben her iki yenilgideki tutum farkını açıklayabilecek bir  bakış açısı olarak çok önemsiyorum.

 

Bağdat direnişinde, Saddam Hüseyin’in kuvvetlerinin düşmana karşı zayıf olduğunu görüp, zayıflığını bir avantaj olarak kullanabileceği ve uzun dönemli bir savaş tarzını seçebilmiş olması var.

 

Savaşan kuvvetlerden birinin, zayıf noktalarını mücadelede bir güç olarak kullanabilmesi Doğu düşünce tarzının (3) en eski yöntemlerinden biri ( Uzak Doğu beden sporları da aynı ilkeye dayanmıyor mu ?).  Bu düşünce şekli, 2. Dünya Savaşı ve sonrasında direnişçiler tarafından yoğun olarak kullanıldı. Vietnam ve sonrasında da gerek gerilla savaşı ve gerekse terörist ataklarda zayıf saldırgan önce zayıf olduğunu kabullenip stratejisini buna göre oluşturmayı bir düşünce tarzı olarak benimsedi.

 

Bağdat yenilgisinin daha akılcı yönetilmiş olması ( savaş sonrası en kuvvetli direnişi eski Baas mensupları ve Cumhuriyet Muhafızları çekirdek kadrosunun oluşturduğu Sünni Müslümanlar gösterdi) ve diğer direniş gruplarının da birbirinden bağımsız da olsa katkılarıyla, kuvvetle muhtemeldir ABD önümüzdeki yıl yenilgiyi kabul edecek.

 

Berlin’in düşüşüne döndüğümüzde, aslında yaklaşan düşmana direniş; sokak sokak, ev ev sürecek kadar olağanüstü düzeydedir. Pek çok kaynakta ve en son da çok etkileyici bir şekilde “The Downfall” filminde gösterildiği gibi neredeyse 12 yaşında çocuklar bile üniforma giyip direnişe katılırlar. “Volksstrum” ( Halk Güçleri) denen sivil savaşçılar(4), ordunun kalan unsurlarıyla birlikte Hitler’in ölümü duyuluncaya yani son ana kadar savaşırlar. (Saddam Hüseyin’in idamı Irak’ta direnişi durdurmadı).

 

Körfez Savaşları ile, İkinci Dünya Savaşı elbette çok farklı zamanlarda, koşullarda, teknolojilerle yürütüldü. Alman Nasyonal Sosyalizmi ile Irak Baas Sosyalizmi arasında bunların doğuşunu sağlayan dış politik koşullar, ülke halklarının tarihsel ve kültürel özellikleri vb. gibi bu yazının kapsamı dışında kalan pek çok karşılaştırma, benzerlik ya da farklılık noktaları var.

 

Ancak vurgulamak istiyorum, temel bir farklılık açıkça görülüyor: Naziler zayıflıklarını ve savaşı kaybedebileceklerini asla kabullenmediler. Çılgınca atakları ( Irak’ın 1990’da Kuveyt’i işgal etmesi ile Almanya’nın 1941’de Rusya’ya saldırması) birbirine benzese de Irak her iki Körfez Savaşında da yenilginin kaçınılmaz olduğu görüldüğünde, geri adım atıp bir yıpratma stratejisini uygulamayı seçti.

 

Bu yazıda, 2. Dünya Savaşının nasıl ve niçin başladığını sorgulamıyorum. Ancak bir kez savaşa girdikten sonra, Almanya’nın “Ya hep ya hiç” stratejisi yerine savaşın kaybedilmesi halinde uygulanabilecek bir stratejisi olmadığı; bunun üzerinde hiç düşünülmediğini çıkarsıyorum.

 

Almanya teslim olduktan sonra ise, belki müttefik güçler Berlin dışındaki kesimden göreceli olarak çabuk çekildiler (sonuçta Batı Almanya göreceli kısa bir sürede demokrasiye döndü ve 1960 yılından beri yine Avrupa’nın lider ülkelerinden biri) ama en azından Doğu Almanya 40 yıldan fazla süren bir Rus hegemonyası ve diktatörlük altında yaşadı. Doğu Almanya’da kalan insanlar için, rejime ve işgale direnmek asla söz konusu olmadı sadece en şanslıları Batıya kaçabildi.

 

Bu anlamda, tüm Almanya açısından 2. Dünya Savaşı 1945’te değil, ancak 1990’da Doğu Almanya Rejimi yıkılıp iki Almanya birleşince bitti.( Bkz.  German Re-Unification ).

 

Sonuçları itibarıyla baktığımda, bana Saddam Hüseyin’in kararı daha akılcı geliyor. Yenilgi kaçınılmaz ise, elde kalan son güçlerin düşmana daha akılcı ve uzun süre direnmek için kullanılmak üzere saklanması, sonuna kadar ama daha kısa süreceği açıkça belli anlamsız bir direnişten çok daha yararlı sonuçlar verebiliyor.

 

Amacım asla Saddam Hüseyin hayranlığı yaratmak değil ancak doğru tespitlerini de gözden kaçırmayalım. Saddam Hüseyin’in son günlerinde Irak Ulusuna (varsa eğer) gönderdiği bana çok çarpıcı gelen bir önemli mesajı şuydu: “Ülkemizi işgal eden düşmandan nefret etmeyin. Nefret gözünüzü karartır, akılcı kararlar verip etkili mücadele etmenizi engeller”.

 

Tekrar 2. Dünya Savaşı Almanya’sındaki psikolojiye dönersek, Hitler’in sığınağında hizmet eri (kurye) olarak görevlendirilen Lehmann, kitabında kendi hayatına ait bir aşk öyküsüne yer verdiğinde kadere ve mucizeye olan inancını tekrarlamaktadır. Kahramanımız, Berlin’e gönderilmeden önceki dönemde savaşırken yaralanıp bir hastaneye yatırıldığında kendisine bakan ve yaşça da ondan büyük bir hemşireye aşık olur. Ayrılma zamanı gelip ordudaki görevine geri dönerken, savaş şartlarının tüm olumsuz koşullarına rağmen birbirlerini tekrar bulacaklarına dair inancını sevgilisine şöyle ifade eder kahramanımız: “Fata Viem Invenient” (Kader Bir Yolunu Bulacaktır). (5)

 

Bu Latince özdeyiş, aslında döneme egemen olan Alman düşünce tarzının bir özeti bence. Kazanılamayacak bir savaşın içine mi girdik ?  Belirli bir noktada yenilgiyi kabullenip sonraki aşamaya hazırlanmak yerine işi kadere ihale edelim- zaten Tanrı Alman ırkını dünyayı yönetmekle görevlendirmedi mi ? 

 

Zor durumlarda, insanlar gibi toplumların da  mucizelere, kadere olağanüstü bir inanç geliştirmesi muhtemelen toplumun uzun dönemli geçmişi ve değerleri ile ilgili. Bu inanç, aslında yararlı gibi görünse de körleşme aşamasına geldiğinde sadece çöküşü hızlandırıyor.  ( Nazi düşünürleri de Marksistler gibi Alman felsefeci Hegel’in diyalektik düşünce tarzı ve deterministik tarih anlayışına fazlasıyla bağlıydılar. Tarihin “kendiliğinden” belirli aşamalardan geçeceğine olan inancın tüm Avrupa’da niçin sadece Almanya’da bu derece “tutmuş” olduğu ayrı bir analiz konusu).

 

Irak Baas Rejimi de Nazi Almanyası kadar kör olmasına ve sonunda kazanacağına dair inancı büyük ölçüde kadere ve Allah’ın yardımına dayandırmasına rağmen savaşın sonunda en azından bir rasyonel karar verip Bağdat tahrip edilip ordunun en seçkin kesimi yok edilmeden savaş sonrası direniş için yeraltına çekildi.

 

İslamiyette bulunan kadere inanç, Hegelci determinizm ile belirli bir parallellik taşısa da işgalden dört yıl sonra bugün hala direnmekte olan “zayıf” Baas savaşçıları, bir noktada yenilgiyi kabullenmenin ve buna uygun bir strateji geliştirmenin sonraki daha uzun savaşı kazanmak için gerekli olduğunu gösteriyor bence.

 

Düşmana karşı sabırlı ve “hoşgörülü” mücadeleyi özetleyen çok sevdiğim bir Budist özdeyişiyle bitirmek istiyorum bu yazıyı: “Düşmanımı niçin öldüreyim? Biraz beklesem zaten kendiliğinden ölecek”.

 

NOTLAR:

 

(1)   Hitler’in 30 Nisan 1945’de intihar ettiği dikkate alındığında kitap gerçekten de son günleri anlatmaktadır.

(2)   Von Clauswitz’den söz ederken, stratejiye yaptığı katkılar en az onun kadar önemli bir yakın dönem otoritesi, Liddel Hart’ın özetlediği şekliyle stratejinin sekiz temel prensibinden de söz etmeliyiz:

                                                               i.      Olanaklarla hedeflerin uyumu.

                                                             ii.      Koşullara uyarken esas hedefin gözden kaçırılmaması.

                                                            iii.      En az beklenti hattının seçimi (kırmızı çizgi).

                                                           iv.      En az direnişle karşılaşılacak hattın seçimi.

                                                             v.      Alternatif hedefler içeren bir harekat hattının seçilmesi.

                                                           vi.      Planların ve konuçlanmanın koşullarına uyabilecek şekilde esnek olması.

Yapılmaması gerekenler ise:

                                                          vii.      Tüm gücünüzü düşmanın beklediği bir darbeye hasretmeyin.

                                                        viii.      Başarısız bir taarruzda ısrar etmeyin.

( S.B. Liddel Hart, Hitler’in Generalleri Anlatıyor, Çev. Mehmed Tanju Akat, Kastaş Yayınları, 2005)

 

(3)   Bkz. Sun Tzu, Savaş Sanatı, Kastaş Yayınları, 2001.

(4)   Volksstrum, kağıt üzerinde 1925’ten beri mevcut olmasına rağmen gerçekte ancak Hitler’in emri üzerine 18 Ekim 1944’te kurulmuş (tarihi vurgulamalıyım, Almanya zaten düşman işgaline çok yakındır.) Kurulduğunda, Volksstrum Anavatanda bulunan 16 ila 60 yaş arasındaki bütün erkekleri kapsıyordu ve 6 milyon kişilik bir güç oluşturmuştu.

 

(5)   Almanca bilen ve Alman kültürüne aşina olan arkadaşlarım, bu deyimin Almanca olarak da yaygın şekilde kullanıldığını söylediler bana.

1

GÖÇMEN

16/7/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (1) Kalıcı Bağlantı

 

GÖÇMEN

 

 

Sevdiklerimin başında bir bilmediğim

Görmediğim, özlemediğim özlediklerimin başında

 

Yurdum olmadan sıladayım

Kimsem ölmeden yasta

Yollarda gözlediğim ne ?

Mektuplarda beklediğim ne?

 

Nereden sürmüşler beni buralar nere ?

Buralar nere, buralar nere

 

Bir bildiğim olmalı, bilmez olmuşum

Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum

Buralara konmuş göçmen olmuşum

Bir derdim olmalı, gülmez olmuşum

 

Bülent Ecevit

 

www.siirdefteri.com  dan alınmıştır.

 

0

KAYISI SABUNU

26/6/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (0) Kalıcı Bağlantı

Öteden beri değişik sabunlar denemeyi severim. Eskiden sabun türlerini süper markette seçmeye çalışırdım. Daha sonra kozmetik mağazalarını denedim.

 

Geçen yıldan beri, seyahat sırasında yoldaki duraklarda seçim yapmaya çalışıyorum ve aradığımı hem kendimde hem de çevremde bulma anlamında yolculuk yapmanın ne derece önemli olduğunu her seferinde bir kez daha anlıyorum.

 

Örneklerden biri kayısı sabununu keşfetmem.

 

Geçen yıl Temmuz sonları idi, iyi bir sebeple (akraba düğünü) için Izmir’den Niğde’ye Adana üzerinden gitmem gerekti. ( Böylece Niğde’yi de görmüş oldum).

 

Dönüş yolunda Toros Dağları üzerindeki Gülek Boğazı’nda kahvaltı molası verdiğimiz sırada kayısı sabununu keşfettim. ( Gülek Boğazı hakkında daha fazla bilgi için: http://www.yumuktepe.com/content/view/60/137/)

 

Kayısı sabunu, Malatya’daki bir girişimci tarafından kayısı yağı, defne ve zeytinyağı karışımı ile imal edilmiş. Sabunu aslında zaten denemek için alacaktım, ancak satıcının cilde ne derece yararlı bir ürün olduğunu ısrarla belirtmesini de itiraf edeyim biraz abartılı buldum.

 

Geri dönüp de kullandığımda farkı farkettim. Şimdiye dek kullandığım sabunlar içinde cildi ve saçı en kısa sürede üstelik sabuna has kurutma etkisi bırakmadan temizlediğini gördüm. Doğal bir ürün olması ve şampuan, saç kremi vs. ürünlerdeki kimyasal girdilerden içermemesi de ayrı bir avantaj benim için.

 

Daha sonra bu güzelliği başkalarıyla paylaşmak istedim ama İzmir’de kayısı sabununu bulmak ne mümkün... Uzun uğraşlar sonucu İzmir’deki dağıtıcı firmayı bulup bir küçük koliyi satınaldım ve arkadaşlarıma birer tane armağan ettim.

 

Aradan bir sene geçti, bu keşif benim için hala önemli.

 

Sadece Toros eteklerinde bulduğum kaysı sabunu değil, Susurluk civarlarında bulup her birini teker teker seçerek denediğim acı bademli sabun, papatyalı sabun, zeytinyağı-lavantalı sabun, vs. vs. her biri Türkiye’nin bitki-meyve zenginliğini ve bu zenginliğin yerel girişimcilerimiz tarafından ürüne dönüştürülme sürecinin aslında yeni yeni başladığını anlatıyor bence.

 

Süpermarketler yerine yolboyu duraklarında (dinlenme tesislerindeki satış yerleri) bulduğum sabun türleri ayrıca, bir yandan keşfetmek için hareket halinde olmak gerektiğini hatırlatıyor, bir yanda da her bir yolculuğun hem simgesel hem de gerçek anlamda ödüllerle dolu olduğunu söylüyor bana.

 

Bir başka yazımda, çocukluğumdan bu yana Anadolu’da yolboyu duraklarının ne derece değiştiğini anlatmak istiyorum.

 

 

 

 

Yeni evimde yaşamaya başladım. Ilk gece yapayalnız olmama ve daha eve gelmeden önce, akşamın ilk saatlerinden itibaren karşı cinsle ilişkilerde ortaya çıkan birden fazla olumsuzluğa rağmen yeni evdeki zamanımı çok keyifli geçirdim ( çağımızda fiziki yalnızlık iletişimsizlik anlamına gelmiyor, doğal olarak).

 

Yeni evimdeki ilk sabah tek başıma içtiğim ilk kahvenin tadını her halde kolay unutmayacağım. İlk aşkımla ilk öpüşmenin tadı kadar güzel ve uzun yıllar boyu hatırlanacak.

 

Bu mutluluk sadece benden kaynaklanmadı. Evi eşyalı olarak kiraladım ve burada yaşayan ilk kişi benim. İç mimari tasarım ve uygulamasını yapan, aynı zamanda evin sahibi olan hanım, adeta amatör bir tutkuyla o küçük mekana uyan eşyaları seçmiş ve her boş uzaya ustalıkla hem fonksiyonel ve hem de estetik bir nesne yerleştirmiş.

 

İnsanın severek yaptığı bir iş, diğer insanlara da ürettiği her neyse ( dizayn, eşya, şiir, müzik, resim) onun üzerinden pozitif enerji yansıtıyor bence.

 

Evde gece ve sabah hissettiğim mutluluk arabaya binip işe giderken de devam etti. Arabamla uyumum (bunu ancak erkekler anlayabilir) ve daha ona dışarıdan bakarken ruhuma yansıttığı dinamizm, direksiyona kumanda edip gaza basarken hissettiğim tutku son bir yıldır artarak devam ediyor.

 

Yeni arabamın markasını buraya yazamıyorum, reklam olarak algılanabilir. Şu kadarını söyleyeyim, modelin adı “odaklanma” anlamına geliyor. Bir aracın; dizaynı, model adı ve reklam sloganı bu kadar birbirine uyabilir... Gerçekten de onu kullanırken adeta hayata odaklanıyorum.

 

Benim kullandığım otomatik vitesli tipi, ama motor  ancak 1.6 litre. Geçen yıl bu zamanlarda bu arabayı kullanmaya başladığımdan beri hayata bakış açım da değişmeye başladı diyebilirim. Arabaya her yaklaştığımda görüntüsündeki ataklık ve dinamiklik, bana ona sahip olduğum için değerli olduğum hissini verdi.

 

Kendini değerli hissetmek... Bununla başladı aslında her şey.

 

Kendimi değerli hissetmeye başladığımdan beri, hayatımdaki olumsuzlukları ne derece zor ve derinde olursa olsun değiştirmeye başladım.

 

Kullandığım arabayı dizayn eden mühendislik ekibine çok şey borçluyum. Dizayndaki felsefeleri ben daha arabama dışarıdan bakarken ruhumla buluşuyor ve o dinamikliği hissediyorum. ( Bu araçla aynı konseptte başka marka otomobiller de var. Onlar aynı hissi vermiyor bana).

 

Arabamın yol tutuşundaki ustalık, akselarasyondaki gücü, otomatik vitesin sağladığı uzun yol sürüşündeki konfor, müzik setinin kalitesi; bütün bunlar uzun süredir yapmakta olduğum uzun yol seyahatlerini son bir yıldır tam bir keyfe dönüştürdü ( bu duyguyu anlamak için gezgin ruhuna sahip olmanız gerekir).

 

İşte bu keyif ve olumlu duygular son bir yıldır hayatımı adım adım değiştirmemi sağladı.

( Bu arada uzun yol seyahatlerinin zaman ve mekan olarak yarattığı kendime odaklanma fırsatının katkısını da unutmamak gerek).

 

Hedeflediğim değişim programının tamamlanmasına daha bir kaç aşama var. Belki hepsi tamamlanmadan yenilerini ekleyeceğim. Belki bazılarının gerçekleşmesi daha uzun sürecek.

 

Ama ne olursa olsun, doğru yolda olduğumu hissediyorum.

 

Hayata pozitif bakan, atak, tutkulu ve paylaşımcı insanlarla bir arada olmak istiyorum ve onların sayısının hiç de az olmadığını biliyorum.