Başlığın karışık olduğunun farkındayım.

 

“Doğu Devleti – Batı Devleti” aslında rahmetli Prof. Turan Güneş’in 1980 yılında “Toplumcu Düşün” [1]Dergisinin son sayılarından birinde yayınlanan ve aradan geçen 27 yılı aşkın süreye rağmen hatırladığım en güzel kısa yazılardan biri.

 

O yazısında Turan Güneş Hoca, Doğu Devletindeki birey-iktidar ilişkisi ile Batı Devletindekini muhteşem sade ve akıcı bir dille karşılaştırır. Batı devletinde birey iktidarın amacı ( objesi) dir, doğu devletinde ise bireyin rolü iktidarın uyruğu (sujesi) olmaktan ibarettir.

 

“Suje” yi uyruk olarak çevirmek konuyu tam açıklayamıyor, emin olmak için bir kez de Fransızca sözlüğe baktım. Tahmin ettiğim gibi Ingilizce’deki “subject to” ya benzer şekilde “suje”  asıl olarak bağımlılık ve bir şeye “tabi olma” ilişkisini anlatıyor.

 

Düşündüm de aşk ilişkisinde de bireyin rolü diğeri için amaç (object) ya da teba/uyruk (subject) olabiliyor. Eğer taraflar birbirleri için bir amaç ise, o zaman o aşk yaşanılası bir aşk olmalı. Sevgilim benim amacım ise, ona doğru gitmek, onu keşfetme ve mutlu etme çabası muhtemelen hiç bitmeyecektir. 

 

O benim “amacım” olduğuna göre ona karşı her zaman saygılı olacak, “ona rağmen onu” sevmeye ve mutlu etmeye kalkmayacağım. Mesafemiz onun istediği düzeyde kalacak, ben onu keşfetmeye çalışırken o bağımsız varlığını sürdürecek.

 

Ancak, sözünü ettiğim yolculuğun olabilmesi, benim de onun için keşfedilmeye ve mutlu edilmeye değer bir amaç (object) olarak kabul edilmem ile mümkün. Ben onun tebası/uyruğu, yani ona bağımlı olan varlık değilim. Benim varlığım da onun varlığından bağımsız ve ben de onun tarafından bir amaç olarak sevilmeli, anlaşılıp keşfedilmeli ve bunu hissetmeliyim.

 

Bu aşk ilişkileri zaten her zaman çok zor olmuştur...

 

 

 

 



[1] Toplumcu Düşün Dergisi, 1978-1980 arasında Türkiye’de politik şiddetin çılgınlık düzeyine vardığı bir ortamda, “Sivil Toplum” ve "Bilim Felsefesi" ile ilgili en önemli yazıların yayınlandığı, tartışmaların yapıldığı bir ışık kaynağıydı. Sonradan Türkiye’de çok tanınacak pek çok insan daha o zamandan şimdilerde tartışılmakta olan kavramları gündeme getirdiler ( örn. Kürşat Bumin, Yahya Sezai Tezel, Etyen Mahçupyan). Bahsetmeden geçemeyeceğim, Etyen Mahçupyan ve Yahya Sezai Tezel, biz o zamanın arayış içindeki gençliğine Thomas Kuhn'un paradigma ve bilimsel gelişme tarihine ait temelleri gösterererk ışık tuttular (Bkz.The_Structure_of_Scientific_Revolutions ). Bu o zamanın “akademiyası” içinde çok cesurca bir girişimdi çünkü tercih ettiği kutba göre Ortodoks Marksist ya da Irkçı Milliyetçi olmayanın entellektüel/aydın sayılma ihtimali bulunmuyordu maalesef.

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu


Yorum yaz! :: Arkadaşına Gönder!

0 yorum yazılmıştır
Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı