Bu yazımı, birbirlerinden bağımsız olarak yazdıkları,

"Sıra Dışı Yaşam Becerileri" ve "Her Şey Seninle Başlar"

adlı olağanüstü kitaplarıyla hayatıma yaptıkları

yine olağanüstü olumlu katkı nedeniyle sırasıyla

Melih Arat ve Mümin Sekman'a armağan ediyorum.

 

 

 

Batı toplumlarında bir zaman dilimi olarak haftanın önemli bir planlama aracı olduğunu takvim ve ajandalarda hafta numaralarının (yılın kaçıncı haftası olduğu) doğru bir şekilde belirtilmesinden anlıyorum.

 

Çalıştığım uluslararası şirketlerde de pek çok aktivite haftalık planlamaya ve hafta no’ya dayanmaktaydı. ( Haftalık Plan, Haftalık Rapor, bütçe sürecinin 32. hafta başlamasının planlanması gibi).

 

Bizim kültürümüzde ise, ay ve günün daha önemli olduğunu anlıyorum (yıl ise sanki hiç önemli değil gibi). Okullardaki öğretim planlaması ve sanayideki üretim planlaması vb. dışında, bence birim olarak haftaya fazla önem vermiyoruz.

 

Niyedir anlayamadım, yerli kuruluşların bastırdığı pek çok yıllık takvimde ya hafta no’ları yeralmaz ya da uluslararası kuruluşların takvimlerindeki hafta no’larıyla birbirini tutmaz. ( 2007 yılı için bu tür yanlışlıklar mümkün olmadı, çünkü 1 Ocak Pazartesi gününe denk geldi).

 

Gerek çalışma hayatı, gerekse kişisel hayatım açısından baktığımda ise hafta çok önemli bir zaman birimi. Gün daha kısa, daha çabuk geçiyor. Ay ise çok daha uzun ve örneğin “Ayın 10 gününde akşamları spor yapayım, 10 gününü çocuklarıma ayırayım, 9 gününde sevgilimle beraber olayım” gibi bir planlama genel olarak mümkün ise de tam olarak uygulanması yeterince kısa vadeli olmaması nedeniyle mümkün değil.

 

Hafta ise, planlama için yeterince uzun, uygulama ve sonuçları ölçüp gerekli düzenlemeleri/değişiklikleri yapma açısından yeterince kısa.

 

Yani gelecek haftanın bir akşamında sevgiliyle yemek, iki akşamı kızımla vakit geçirmek, bir akşamı arkadaşlarla tartışma toplantısı vs. hem planlama için yeterince esnek (birinde sorun çıkarsa, diğer aktivite ile yerini değiştirmek) ve hem de sürenin sonunda ulaşılan sonucu net olarak ölçebilmek için yeterince uzun. Eh diyelim bu hafta planladıklarımızdan bir kısmı olmadı, izleyen hafta ne güne duruyor ?

 

Yakın zamanda, haftaya hakettiği önemi vermek üzere kendi çapım ve çevremde bir uygulama başlattım: Her Pazartesi sabahı, sevdiğim arkadaşlarıma “İyi haftalar” dileyen bir e-mail  yolluyorum. Bunun amacı, yeni bir haftanın ( fırsatlar, sorunlar, çözümler) başladığını kendime ve onlara hatırlatırken genel olarak hafta başı ve günün başlangıcında sahip olduğum pozitif enerjiyi paylaşmak.

 

Mesajı alan arkadaşlarımdan gelen yanıtlardan, bu olayın hoşlarına gittiğini anlıyorum.

(Aslına bakarsanız, mesajıma yanıt vermemeyi adet haline getirenlere izleyen haftalarda yeni mesaj yollamıyorum. Herkesin biraz emek sarfetmesi gerek değil mi ?).

 

İyi haftalar Türkiye...

 

 

 

 

LA FEMME FATALE

18/5/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Pek çok kadına aşık oldum ( tam sayısını bile bilmiyorum ama herhalde 30’un üstünde), bunların çoğu da tek yanlı idi ( tek yanlı aşklarımın çoğunda karşı tarafın suçu yoktu, genelde bu aşklar kendi kendime geliştirdiğim tutkulardı).

 

Geçmişe baktığımda, birden fazla  “La Femme Fatale” (kelime tercümesi olarak "Öldürücü Kadın" hatırlıyorum bunların içinde).

 

( La Femme Fatale’in tanımı için: http://en.wikipedia.org/wiki/Femme_fatale )

(Yukarıdaki linkte ulaşacağınız açıklamalar içinde en önemli kısım son bölümde yeralıyor bence. Aynen şöyle demiş maddenin editörü: “In social life, the femme fatale tortures her lover in an asymmetrical relationship, denying confirmation of her affection. She usually drives him to the point of obsession and exhaustion so that he is incapable of rational decisions.”)

 

Yani "Öldürücü Kadın"ın ansiklopedik tanımı şöyle:

1. Kendisini seven kişiyle "asimetrik" bir ilişki oluşturur, alır ama vermez.

2. Aşığına işkence eder.

3. Aradaki mevcut veya teşebbüs edilen ilişkiyi reddeder ( "Aa.. biz hep arkadaş değil miydik ? " , " Zaten benim de çıktığım biri var..." - Nedense başkasıyla çıkmakta olduğunu sizinle defalarca görüşmüş olmasına rağmen söylemeyi unutmuştur...).

4. Her seferinde girişilen ve başarısız sonuçlanan ilişki teşebbüsleri sonunda aşığı bir takıntı "obsession" ve tükeniş içine sokar.

 

La Femme Fatale'ler ile elbette sadece ben tanışmadım. Aşağıdaki linkle ulaşabileceğiniz 10 yıl süren bu tür bir ilişki-benzeri maceranın detayları herhalde çoğunuzun ilgisini çekecektir:

 

http://www.erkekadam.com/ok/ok.asp?mak_id=20

 

( Bu arada, erkekadam.com 'un çok başarılı bir girişim olduğunu ancak herhalde kurucusu istikrarlı bir duygusal hayata dönmüş olduğundan 7 yıldır güncellenmediğini belirtmeliyim. Site içindeki "Boşanan Adam" ayrıca muhteşem ve öğretici bir bölüm.)

 

Kendi hayatıma dönersek; onca La Femme Fatale (LFF) içinde, sadece birine olan nefretim aradan geçen 26 yıla rağmen hiç dinmedi, asla da dinmeyecek gibi görünüyor.

 

LFF’lar içinde hatırlamak bile istemediğim o tek kişinin bile, itiraf etmeliyim hayatımda son derece önemli ve pozitif bir etkisi oldu: Üniversitede bölüm seçerken, onun mesleğine yakın olmasına özen gösterdim. Ve böylece diğer seçeneklere göre hem yapıma daha uygun, hem de zaman içinde önemi daha çok artan ve geniş iş sahası bulunan bir mesleğim oldu....

 

LFF, aslında farkında bile olmadan bana ömür boyu sürecek bir armağan vermiş oldu...

(Karşılığında da hayatımın en genç ve güzel döneminden bir üç yıl aldı...)

 

Üç yıl boyunca daha çok kendini acındırma, bana karşı olan kararsız ilgisini inkar, ilişkiyi sonlandırmak istediğimde melankoli gösterileri vs. ile üzerimde adeta tepinip beni bir paspas gibi kullandıktan sonra ( ilişki sona erdiğinde ben 22, o ise 25 yaşında idi) en olmadık zamanda ve de çok kaba/acımasız bir şekilde terkedip çıktı gitti hayatımdan ( iyi de oldu tabii). 

 

Kendimi toparladıktan sonra hiç beklenmedik şekilde iki güzel ilişkiyi ard ardına yaşadım, her ikisi de hala anılarımın en güzel yerinde, her iki sevgili de kendilerine ayrılan en saygın bellek ve yürek köşelerinde hatırlanıyorlar. (Çok sıklıkla niye onları terk etmiş olduğumu sorgulayıp pişman oluyorum.)

 

Daha sonraları da başka LFF’ler ile karşılaştım. Onların çoğunda karşımdakinin LFF’e dönüşmesinde suç aslında bende idi. Ben bana yeterince kararlı bir bağlılık göstermeyen kadınla ilişkiyi sürdürmeye çalışarak aslında kendi kendimi yok saymış, benliğimi inkar etmiştim. ( Ya da bu yolla normalde ulaşabileceğimden daha fazla bir kadını elde etmeye çalışmıştım).

 

LFF’ın yerli versiyonu bence “kararsız kadın”dır, bir erkeğin başına gelebilecek en kötü şeylerden biri.

 

Her şeye rağmen, en kötü olanı dahil bütün LFF’ler hayatımı olumlu anlamda değiştirmeye çok büyük katkılarda bulundular.  O anlamda, sevmekten korkmamam iyi olmuş tabii ama, “kararsız kadın”ı şimdi gördüğümde anında kaçıyorum.

 

Yeterince “ La Femme Fatale” tanıdım 30 yıllık aşk geçmişimde çünkü...

 

 

 ÖNEMLİ NOTLAR:

1. Yukarıdaki yazının yazılmasına sebep olan duygu " kedi erişemediği ciğere pis der" değildir. Aksine, asıl sorunun kedide olduğu, ciğer bir nedenle ona uygun değilse zamanında vazgeçmiş olması gerektiğini söylüyorum - ciğer ne kadar çekici olursa olsun...

2. Erkeğin özellikle orta yaş erkeğinin hayatında ona uygun olmayan bir kadınla beraber olma çabasının ne derece yıpratıcı olduğunu ancak zamanında yapılan geri dönüşler sonrası da sonucun ne derece olumlu olabileceğini görmek için aşağıdaki iki siteyi ziyaret ediniz. Ikisinin de içeriğini sağlayan aynı kişi, zaman içinde ne derecede kendini yenileyebilmiş, özellikle "boşanan adam" kısmındaki yazıları önce okuyup sonra diğerine bakınca anlayacaksınız.

 

http://www.erkekadam.com/bos/bos.asp

 

 http://www.aydingun.com/Haldun.htm

OKUYUCU İÇİN ÖNEMLİ UYARI:

Bu yazı bir hayli uzun ve aşağıdaki özelliklere uymayan kişiler için oldukça sıkıcı olabilir:

 

  1. Benim geçmiş olduğum ve geçmekte olduğum süreçleri yaşamamış olanlar. Yani kendini aşmaya/yenilemeye/sorgulamaya alışkın olmayanlar.
  2. Bilgisayar teknolojisinden hoşlanmayan ve ilgi duymayanlar.
  3. Tarihten hoşlanmayan ve insanların hiç değilse kişisel tarihlerindeki tesadüflerin son derece önemli sonuçlara yol açtığına inanmayanlar.

 

Eğer yukarıdaki üç özellik de size uyuyorsa, isterseniz kendinizi yormayın ve hiç okumayın daha iyi. Eminim aşağıdakiler size çok sıkıcı gelecek.

 

Eğer yukarıdaki özelliklerden en az ikisi size uymuyor ise, isterseniz önce daha kısa ve özlü, kolay anlaşılır olan “Doğu Devleti – Batı Devleti ve Bireyin Aşktaki Varlığı” başlıklı yazımı okuyunuz. Bu ikisi birbirine çok bağlı, özellikle “object” kavramıyla ilintisi açısından (object deyim olarak aynı ama çok farklı bağlamlarda kullanıyorum her iki yazıda da).

 

http://erasmusakdenizli.blogcu.com/2927237/

 

Bu uzun girizgahtan sonra hala sizi ürkütmediysem, hoşgeldiniz, buyrunuz yazıma devam edelim...

 

Kendimi kullanma kılavuzunu yakın zamanda revize ettim. Bunu yaparken hem donanım (bedenim) ve hem de yazılım (ruhum) tarafındaki olumlu/olumsuz gelişmeleri dikkate alıp bunların zorunlu ve anlamlı kıldığı değişiklikleri yapmam ve son durumda ortaya çıkan kullanma kılavuzunu dökümante etmem gerekti.

 

Ne olup bittiğini etraflıca anlatabilmek için bilgisayar teknolojisinin gelişimini hatırlamak gerekiyor, bunu yaparken elbette benim de bilgisayarlar ile olan 29+ yıllık ilişkimin nasıl geliştiğini hatırlamak şart (Aslında bu yazıları yazmamın sebebi kendi içimde yaptığım yolculuğu belgelemek ve gelecekteki ben ile şimdiki ben’i gerçekten  tanımak isteyenlerle paylaşmak).

 

Geçmişimdeki bilinen güzel tesadüfler saymakla bitmez, bir kısmı da geriye doğru gidip düşününce ortaya çıkıyor.

 

Bu yazının ana konusu bilgisayarların hayatımda oynadığı engin rolü hatırlamak gibi görünse de aslında arka planda kendimi geliştirme konusunda biraz ( “biraz” dediğim bir 15 yıl kadar var) yavaş kaldığımı bilgisayar dünyasındaki gelişmeler ile kıyaslayarak anlatacağım.

 

Öncelikle, hayatımın en önemli tesadüflerinden birinin Sosyal Bilimler öğrencisi olmama rağmen, daha 1979’da tesadüfen değil, “bilinçli olarak” seçimlik ders alanında  “Bilgisayar Programlama” yı seçmem ve o yıla özgü (sadece o yıla özgü) olarak derste öğretilen programlama dilinin değiştirilmesi olduğunu belirtmeliyim.

 

Önceki ve sonraki yıllarda daha çok mühendislik uygulamaları için gerekli olan ve öğrenilmesi oldukça zor, sonraki yıllarda da popülaritesini yitirecek “Fortran IV” öğretilirken, tam benim üstelik yıl kaybederek denk geldiğim dönemde Öğretim Görevlisi atamasındaki gecikme nedeniyle hocamız zaman kaybını telafi etmek amacıyla ve sadece o yıla özgü olarak daha basit ancak fonksiyonel olan “BASIC” dilini öğretmeye karar verdi.

 

( Prof. Dr. Halil Sarıaslan Hocamı, diğer bütün hocalarım gibi, kendi alanında hayatıma yaptığı bu müthiş olumlu katkı nedeniyle saygıyla anıyorum.)

 

Ve, tesadüfler zinciri ya da kaderin ördüğü ağlar bilgisayar teknolojisi ile ilişkim açısından daha o zaman başladı.  Çünkü....

 

  1. Fortran serisi, kesinlikle Sosyal Bilimler için uygun bir dil olmadığı gibi, sadece main frame tabir edilen ana (büyük merkezi) bilgisayarlarda kullanılmaya uygun bir programlama diliydi. ( 10+ yıl sonra, gelişmenin main frame değil, kişisel bilgisayar yönünde olduğu anlaşıldı).

 

  1. Ilk kişisel bilgisayarların yaygınlaşması benim BASIC programlama dilini öğrenmemden 10 yıl kadar sonra oldu (ayrıntılar aşağıda).

 

  1. Ve bilir misiniz ilk kişisel  bilgisayarlarda kullanılan en yaygın yazılım neydi ? GW-BASIC... Yani benim 10 yıl önce tamamen tesadüf eseri öğrendiğim programlama dilinin bir yeni versiyonu....

Izleyen yıllarda neler oldu ???

 

1983 yılında başka bir Üniversitede Yüksek Lisans dersleri alırken ( bu programı iki kez denememe rağmen tamamlayamadım, iyi ki tamamlayamamışım) o zamanki parayla 40,000 TL’ye ( sanıyorum 400 US$ civarı gibi öğrenci bütçesi için önemli bir paraydı) CASIO tarafından geliştirilen 1 KB ( doğru okudunuz, sadece 1 KB) hafızası olan programlanabilir hesap makinasını satın alabildim, ticari ismi: “ Casio Personal Computer” idi.

 

Bu ilkel ya da başlangıç düzeyindeki bilgisayarda öncelikle regresyon olmak üzere pek çok ekonometri-istatistik- veri tabanı vb.  uygulamaları gerçekleştirebildim ( bunları sadece hobi olarak yapabilmek bile beni mutlu etmeye yetti. Prof. Dr. Tuncer Bulutay Hocam’a bana Ekonometri’yi çok iyi öğrettiği için şükran borçluyum). Yaptığım programlama uyarlamaları hem ufkumu geliştirdi, hem de ileride bilgisayar yazılım mantığına sahip olmamı sağlayacak yeteneklerimi oluşturmama yardımcı oldu.

 

Casio Personal Computer ( 1 KB) da kullanılan Programlama dili neydi dersiniz ??

 

Elbette BASIC....

 

Ardından, ilk gerçek kişisel bilgisayarlar piyasaya çıktı ve ben 1988 yılı sonunda, o zamanlar yaşamakta olduğum Akdeniz kıyısındaki küçük şehirde, 512 KB ( doğru okudunuz, yani şu andaki standart PC hafızasından 1024 kez daha düşük kapasiteli) belleği (RAM) olan, hard diski bulunmayan ( bu opsiyona param yetmemişti), kullandığı flexi disket kapasitesi 360 KB olan (yine doğru okudunuz) Commodore PC-I marka bir kişisel bilgisayarı 2,000 US$ gibi bir paraya satın alabildim...

 

Bu rakam o zaman için çok makuldü, çünkü benzer konfigürasyonda bir bilgisayarı 1984 yılında çalıştığım bir mühendislik-müşavirlik şirketi 25,000 US$ gibi bir paraya almak için fizibilite hazırlatmış ve bunun üzerinden sadece 4 yıl geçmişti !!!   ( Elbette bu fizibiliteyi hazırlamak için birileri de ciddi paralar almıştı....)

 

Buraya kadar sabırla okuduysanız gönülden teşekkürler... Bakın sonra neler oldu ???

 

1988 yılı sonunda satın aldığım 512 KB bellek kapasiteli ve 4.77 Mhz işlemci hızına sahip 8086 işlemci tabanlı bilgisayar ile, ilk olarak o zamanki işimde kullanılmak üzere bir tür muhasebe-müşteri cari hesabı uygulamaları geliştirmek gerekti. Bilgisayara ( eğer bilgisayar denebilirse) o işleri yaptırabilmek için gerekli programlara karşılık satıcının talep ettiği bedel çok yüksekti. Gerekli programları alamayınca ben ne yaptım ???

 

1989 Ocak başından itibaren bir kaç ay ( ifade ettiğim sürenin uzunluğu doğru, aylar boyu ve kendi başıma bir tek şeyle meşgul olarak) eve kapanıp muhasebe-müşteri cari hesabı için gerekli programı PC ile beraber gelen kullanma kılavuzu (manual) deki bir envanter uygulamasından uyarlayarak kendim yazıverdim....

 

Kullanılan dil neydi ??

 

Yine BASIC, bu seferki versiyonun adı GW-BASIC idi ama aslı aynı...

 

1989 yılında kişisel tarihimde 10 yıllarda bir gerçekleşen olağandışı bir zihin devrimi ( paradigma değişikliği) yaptım...

 

1983 yılındaki 1 KB hafızalı bilgisayardan 1988 sonunda dünyanın 512 KB hafızalı bilgisayara ulaşmasındaki hız ile benim kişisel olarak aynı dönemdeki gelişme hızımı karşılaştırdım ve “çuvalladığıma” karar verdim...

 

O zamanki kahramanlar arasında başarı öyküsü olarak “Apple” kişisel bilgisayarları ve kurucu ortaklardan Steve Palmers biliniyordu. “Microsoft” ismi sadece IBM-DOS etiketli disketlerde işletim sistemi geliştiricisi olarak geçiyordu, Bill Gates ismini bilenler ise muhtemelen sadece ABD’de sınırlı sayıda insandan ibaret idi...

 

1989 yılı başında karar verdiğim kişisel yenilenme girişimi beni 1990 başında ABD’ne olağanüstü zorluklara rağmen sonradan başarıyla tamamlanan Yüksek Lisans yapma girişimine kadar götürdü....

 

Kurulu düzenimi yıkıp her şeye baştan başlamak hiç de kolay olmadı. O dönemde Rudyard Kipling'in Bülent Ecevit tarafından çevrilmiş " Adam Olmak" isimli şiirini pek çok kez okuduğumu hatırlıyorum.

 

ABD'ne gittiğimde bu yazıda bahsedilenler bağlamında iki " tesadüf " ardarda geldi

(tesadüfler aslında çok daha fazlaydı ama diğerleri sonraki yazılara kalsın) :

 

1. Ilk olarak gittiğim dil ve oriyantasyon okulu, Vermont'da Rudyard Kipling'in bizzat yaşamış olduğu bir bölgede yerleşik çıktı... Adresi, " Kipling Road..." diye geçiyordu ve ben daha bir kaç ay öncesinde kendime güç vermek için tekrar tekrar okuduğum şiirin şairinin bizzat yaşadığı, muhtemelen o şiiri de orada yazdığı yerin ta kendisine ulaşıp, bu kez aynı yerde aynı ortamı soluyarak şiiri tekrar tekrar okuyabildim.

 

2. Yüksek Lisans Programına kabul edilebilmek için GMAT adlı sınavı geçmek gerekti ve bilin bakalın ben bu testi nerede aldım ?

 

New Hampshire Eyaletinin Hanover isimli kasabası yakınlarındaki Dartmouth College'da. Bu okulun diğerleri yanında en önemli özelliği neydi ?

 

BASIC dili, Dartmouth College'da geliştirilmişti...

(Ayrıntılar için şu linke tıklayınız: http://www.dartmouth.edu/~news/releases/2004/04/28.html )

 

Elbette GMAT'den iyi sonuç aldım (lisans eğitimimi tamamlayalı 8 yıl geçmiş olmasına rağmen). Ardından, New Hampshire^'daki başka bir Üniversitede çok daha başka ve çoğu güzel tesadüfler,  Yüksek Lisans çalışmalarım sırasında kişisel bilgisayarlarla olan daha yakın tanışıklıklar, teknolojinin ulaştığı noktaya şahit olma.

( Bu arada alanında çok iyi bir başka hocadan ilk "Global Iktisat" derslerini almam, globalleşme kavramıyla daha 1990 yılında tanışmam...) Ilk CD-ROM uygulamaları ve en azından Üniversite ve Kütüphaneler-arası ilk Intranet uygulamalarını yerinde görüp kullanma şansı (1991).

 

Sonuçta, 1991 ortasında Türkiye’ye dönüp, 1992 yılında bu kez gerçek anlamda global bir şirkette işe başladığımdan hemen sonra, 1993 başında  yine PC’ler ile çok yakından çalışmak ve şimdi başka bir Şirkette yapmakta olduğum işimizi daha düzgün yapabilmek için Excel bazlı uygulama (makro) geliştirmek gerekti.

 

Bu kez uygulamanın  (yazılım) genel çerçevesi Microsoft Excel olsa da , Excel macro’ larında o zaman kullanılan programlama dili yine BASIC tabanlı idi.

 

O zamanki aşkımla tanışmamız da Excel Makrolarına duyduğumuz ortak ilgi nedeniyle oldu.

 

Hemen o aylarda değilse bile o yılın sonlarında veya izleyen yılın başlarında diye hatırlıyorum, Microsoft Excel makrolarında kullanılan BASIC tabanlı kodlamadan, “Object Oriented = Nesne Tabanlı” kodlamaya geçildi. Yeni dilin adı VISUAL BASIC idi...

 

İşte o noktadan beri bir başka paradigma değişikliği gerekli oldu ise de ben bu değişikliği  itiraf etmeliyim o tarihten beri gerçekleştiremedim...

 

1979 yılında başlayan bilgisayar öğrenme yolculuğu 1993 yılına kadar BASIC tabanlı gidebilmiş iken, hatırladığım kadarıyla en geç 1994 başında yaygınlaşmış olan OOL ( Object Oriented Language) nedeniyle Visual Basic’e sıçrama yapmak gerekli idiyse ben bunu bu güne kadar yapamadım.

 

Her iki anlamda, yani hem mutlak hem de göreceli anlamda yapamadım.

 

Mutlak anlamda kasdettiğim, gerçekten de Visual Basic’i bir iki gönülsüz girişim sonucu öğrenemedim. Göreceli anlamda ise, bakın burası çok önemli, hayatımın ve ilişkilerimin içinde kendi benliğimi bir “object = hedef” olarak koymakta tereddüt ettiğim ya da bunu yapamadığım için gerçekleşmedi...

 

“Object” ve “ Subject” kavramları arasındaki ilişkilere bundan bir önce yazdığım ve çok daha kısa olan yazıda yer verdim.

 

Ilgililere şu anda okuduğunuz yazıyı daha iyi anlayabilmek için önce aşağıdaki linkle ulaşabilecekleri bir önceki yazımı  okuma tavsiyemi tekrarlıyorum:

http://erasmusakdenizli.blogcu.com/2927237/

 

Özetle bahsetmek istediğim, 1989 sonu ve 1990 başında yaptığım paradigma değişiklikleri sonrası gerçekleştirdiğim sıçrama çok önemliydi. Ancak bu sıçramanın 1994 yılında da “BASIC” ten Object Oriented BASIC, yani “Visual BASIC”e doğru devam ettirilmesi gerekiyordu.

 

Ancak bu şimdiye dek olamadı (yani 1994 ila 2007 arasında geçen 13 yıl civarı bir gecikme var. Kendime haksızlık etmeyeyim bu arada Internet teknolojileri ve HTML bazlı kodlamayı öğrendim...)

 

Negatif, kayıp anlamında  hem OOL (= Object Oriented Language) bazlı Bilgisayar programlama dillerini öğrenemedim, hem de kişisel gelişim anlamında kendimi bir “Object = Hedef” olarak koyan bir programı uygulayamadım.

 

Geç mi kaldım ???

 

Yoo... Ben hiç öyle düşünmüyorum. Bence önemli olan ulaşılması gerekli hedefe ulaşmak, ulaşılması gecikilen hedefleri de çekinmeden not edip tekrarlamak....

 

Halen ulaşılmamış bir hedef var ve bu hedef “ Object” oriented bir yaklaşımla elde edilecek....  Kesinlikle öyle olacak !

 

 

 

 

 

 

 

 

 

(1) Kılavuzu; el kitabı ya da “manual” anlamında kullandım, bunu yaparken de aklımda daha çok Bilgisayar Yazılım ve Donanım kılavuzları vardı. Ayrıntılar yukarıda.

 

Başlığın karışık olduğunun farkındayım.

 

“Doğu Devleti – Batı Devleti” aslında rahmetli Prof. Turan Güneş’in 1980 yılında “Toplumcu Düşün” [1]Dergisinin son sayılarından birinde yayınlanan ve aradan geçen 27 yılı aşkın süreye rağmen hatırladığım en güzel kısa yazılardan biri.

 

O yazısında Turan Güneş Hoca, Doğu Devletindeki birey-iktidar ilişkisi ile Batı Devletindekini muhteşem sade ve akıcı bir dille karşılaştırır. Batı devletinde birey iktidarın amacı ( objesi) dir, doğu devletinde ise bireyin rolü iktidarın uyruğu (sujesi) olmaktan ibarettir.

 

“Suje” yi uyruk olarak çevirmek konuyu tam açıklayamıyor, emin olmak için bir kez de Fransızca sözlüğe baktım. Tahmin ettiğim gibi Ingilizce’deki “subject to” ya benzer şekilde “suje”  asıl olarak bağımlılık ve bir şeye “tabi olma” ilişkisini anlatıyor.

 

Düşündüm de aşk ilişkisinde de bireyin rolü diğeri için amaç (object) ya da teba/uyruk (subject) olabiliyor. Eğer taraflar birbirleri için bir amaç ise, o zaman o aşk yaşanılası bir aşk olmalı. Sevgilim benim amacım ise, ona doğru gitmek, onu keşfetme ve mutlu etme çabası muhtemelen hiç bitmeyecektir. 

 

O benim “amacım” olduğuna göre ona karşı her zaman saygılı olacak, “ona rağmen onu” sevmeye ve mutlu etmeye kalkmayacağım. Mesafemiz onun istediği düzeyde kalacak, ben onu keşfetmeye çalışırken o bağımsız varlığını sürdürecek.

 

Ancak, sözünü ettiğim yolculuğun olabilmesi, benim de onun için keşfedilmeye ve mutlu edilmeye değer bir amaç (object) olarak kabul edilmem ile mümkün. Ben onun tebası/uyruğu, yani ona bağımlı olan varlık değilim. Benim varlığım da onun varlığından bağımsız ve ben de onun tarafından bir amaç olarak sevilmeli, anlaşılıp keşfedilmeli ve bunu hissetmeliyim.

 

Bu aşk ilişkileri zaten her zaman çok zor olmuştur...

 

 

 

 



[1] Toplumcu Düşün Dergisi, 1978-1980 arasında Türkiye’de politik şiddetin çılgınlık düzeyine vardığı bir ortamda, “Sivil Toplum” ve "Bilim Felsefesi" ile ilgili en önemli yazıların yayınlandığı, tartışmaların yapıldığı bir ışık kaynağıydı. Sonradan Türkiye’de çok tanınacak pek çok insan daha o zamandan şimdilerde tartışılmakta olan kavramları gündeme getirdiler ( örn. Kürşat Bumin, Yahya Sezai Tezel, Etyen Mahçupyan). Bahsetmeden geçemeyeceğim, Etyen Mahçupyan ve Yahya Sezai Tezel, biz o zamanın arayış içindeki gençliğine Thomas Kuhn'un paradigma ve bilimsel gelişme tarihine ait temelleri gösterererk ışık tuttular (Bkz.The_Structure_of_Scientific_Revolutions ). Bu o zamanın “akademiyası” içinde çok cesurca bir girişimdi çünkü tercih ettiği kutba göre Ortodoks Marksist ya da Irkçı Milliyetçi olmayanın entellektüel/aydın sayılma ihtimali bulunmuyordu maalesef.

Uzun bir aradan sonra geniş aile üyelerimi (anne, baba, kardeşler, diğer yakın akrabalar)  ziyaret edebildim.

 

Her ailede olduğu gibi bizimkinde de türlü çeşitli sorunlar ve onun yanında güzellikler var.

 

Bundan önceki ziyaretlerimde bir yandan sorunlar içimi sızlatır, öte yandan akrabalar içinde yaşam kalıpları benim şu andaki kalıplarıma uymayanları biraz da kafamda yargılardım – diye hatırlıyorum- özellikle yaşlıların tutumlu yaşayışı, öbürünün tam tersi bir tercihi vb.

 

İlk defa bu sefer farkettim ki, büsbütün gözardı etmemekle beraber, sorunlara biraz daha soğukkanlı ve “tevekkül” ile yaklaşabildim ve ailemde sorunların ya da benimkinden farklı yaşam kalıplarının varolması içimi sızlatmadı.

 

Bunun sebebi sorunlara alışmak değil, bir yandan diğer bireylerin ( aile üyeleri olsalar da birey olduklarını unutmamak gerek) tercihlerine saygı duyarken, diğer yandan  benim de ayrı bir birey olduğum ve kendi hayatımı ailemin sadece sorunlarını algılayan abartılı kaygılara teslim etmeme çabası var.

 

Uzun yıllar önce -şöyle bir 15 yıl kadar var-, yine içimi acıtan bir durumda biri bana hiç unutmayacağım bir laf şöylemişti:  “ Ben, sen ve o arasındaki ayrımları doğru yapmak zorundayız”.

 

Belki yaşamdaki olgunluk ( ruhsal olgunluğun yaşla ilgisi yok, yaşam deneylerini doğru ve etkin öğrenmekle ilgisi var), “ben, sen  ve o” arasındaki çizgileri çabuk öğrenebilmek ve bunları zamanında çizebilmek ile ilgili.

 

Sonuçta bir ailemin olması çok güzel. Pek çok ve bir kısmı artık çözülemeyecek kronik sorunlarına rağmen, ailenin yetişmekte olan yeni nesil üyelerinin çoğundan inanılmaz pırıltılar geliyor.

 

Bence o güzellikler eskiden de oradaydı, sadece ben göremiyordum.

 

 

Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı