Kiraz Zamanı

30/4/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

ŞİMDİ BAHAR ZAMANI

30/4/2007 tarihinde yazıldı.
Yorum (yok) Yorum yaz! Kalıcı Bağlantı

Bütün kışı kendimle uğraşarak geçirdim.

Hem fizik hem de ruhsal olarak neredeyse 30 yıllık büyük bakımdan geçtim denebilir. ( Bu söylendiği kadar kolay olmadı.)

 

Ulaştığım öyle bir yaş dilimi ki geçmişteki hatalar ancak gelecekteki rota düzeltmelerine yarayacak ise bir anlam ifade ediyor. Bu olmaz ise eyvah ki eyvah, meğer ne hatalar yapmışım...

 

Yaşıtlarımın çoğu iyice yerli yerine oturmuş insanlar. Bir rutindir tutturmuşlar ve onun içinde devam edip gidiyorlar. Bense aradığım hayat çizgisini tutturuncaya kadar kendimle ve hayatla mücadeleye kararlıyım. ( Herkesin tercihi kendine).

 

Eldekilerin kıymetini bilmek gerek ama, hiç ulaşamayıp da yitip gidenleri diyelim gözardı ettik, bundan sonrakiler niye yitip gitsin ??

 

Sözün özü, şimdi bahar zamanı. Bütün uğraşların ve zorlukların ardından şimdi coşku ve verim zamanı.

 

Ne demiş Bedri Rahmi Eyüboğlu Usta ?

 

Yalnızlık

yalnızlığın kadarsın
yalnızlığın mis kokmalı
yalnızlık dediğin büyük bir zindan
dünyanın en kalabalık zindanı
dinden imandan çıkarır
ama öyle bir adam eder ki insanı

(www.siirdefteri.com dan alındı).

 

 

 

Sorumluluk üstlenmenin sonu yok. Şöyle bir bakıyorum da kendime, ne çok kişiyi merak ediyorum ve ne çok yanlışa katlanıyorum.

 

Bazı insanlar kendilerini korumak konusunda tereddütlü olabiliyor. Ben de şu yaşıma rağmen onlardan biri olduğumu görüyorum. İş hayatındaki bütün şahin görüntüm, aile hayatındaki yakın ilişkilere gelince güvercin ya da paspas görüntüsüne dönüşüveriyor.

 

Anlıyorum ki, zamanında sınırları koyma konusunda tereddüt göstermişim. Herhalde yakınlarıma “hayır” diyememem altında yalnızlıktan ya da dışlanmaktan korkmam ve geçmişteki hatalarımdan kaynaklanan vicdan azapları rol oynamış olmalı.

 

Öte yanda, kişisel tarihimden çok iyi biliyorum ki ne zaman kaçmış ve bir yerlere sığınmış isem bu hiç bir şekilde kendimi de gizlemeye yaramamış ve önünde sonunda yanlış yakın çevre ile yanlış kurulmuş ilişkiler ciddi depremsel sarsıntılar ile yıkılıp gitmiştir.

 

Ardından bir yeniden başlangıç.

 

Sonra yine aynı hatalar. Yalnızlığa katlanamayıp yanlış limanlara sığınma.

 

Bir kez daha yeniden başlayacağım.

 

Sonuç belki mutlaka yakın yalnızlık olacak ama korkmuyorum.

Sahne gerisinde bir çöp depolama sahası. Az buz değil, onlarca kilometre uzunluğunda ve onlarca metre yüksekliğinde binlerce ton çöp üstüste yığılmış.

 

Çöpün görüntüsünden çok yayılan koku ve hele metan gazı ağzımızdaki maskelere rağmen bırakın nefes almayı, sahada bulunmayı bile neredeyse imkansız kılıyor. Yürümek, çöplerin oluşturduğu çamur dolayısıyla ayrı bir maheret istiyor (1).

 

Bu şartlarda sahanın ortasında dolaşan uzun boylu orta yaş üzeri bir adam. Yüzünde mutlu bir gülümseme, etrafına bakınıyor, arada peşinden ayrılmayan köpeğinin başını okşuyor.

 

Batmaya yakın güneş, turuncudan alev kırmızısına doğru giderken, çöp sahasının üstünde yüzlerce martı dolaşıyor. Uzun boylu adam arada elindeki çifteyle havaya ateş edip martıları kovalamak istiyor. Belli ki amacı öldürmek değil, çifteyle havaya ateş ederken çocuksu bir sevinç duyuyor.

 

“Bana mutluluğun resmini yap” derseniz  yukarıdaki sahneyi çizerdim.

 

Mutluluk resmine konu olan M.’yi 1993 yılı Şubat ayı civarı  Metropolitan Belediye’ye ait çöp sahasında tanıdım.

 

Uzun yıllardır, çöp toplama alanlarında çalışıyormuş, ancak emekliliği gelmiş ve o tarihe yakın bir zamanda emekli olacaktı.

 

Halinden o kadar memnun o kadar mutlu idi ki yanındaki köpeği, elindeki çiftesi etrafa bakıp bakıp derin nefes almasıyla sanki kır gezisinde bahar çiçeklerini kokluyor gibiydi.

 

O tarihten beri M.’nin mutluluğunu ve bu mutluluğa çöp sahasında çalışırken ulaştığını hep hatırlarım. Bu sahneden kendimce çıkardığım iki sonuç olmuştu:

           

           1. İnsan çöplükte yaşarken bile mutlu olabilir.

           2. İnsanın mutlu olması çöplükte yaşamıyor olduğu anlamına gelmez.

 

“Bana mutsuzluğun resmini yap” derseniz ise, ikinci sahneye bakmak gerek.

 

Beş yıldızlı bir otelin lobisinde oturuyor, aramızdaki duvar çıkıntısı dolayısıyla yüzünü göremiyorum ama sesinden orta yaş üstü olduğu anlaşılıyor.

 

Önce birileriyle bir arsa ihtilafi hakkında konuşuyordu. Yüksek sesi dolayısıyla neler konuştuğunu duymamak imkansız. Ardından başkalarını aradı. Her konuşmadan sonra sesi biraz daha yükselip dili peltekleşmeye başladığı için arada ciddi düzeyde alkol da tüketmeye başladığı anlaşılıyor ( bunu kınamak için yazmıyorum, o gece ben de ciddi düzeyde içtim ama bu zat gibi davranmadım).

Daha sonraları sesi iyice yükseldi. Her konuşmasında başka birileri hakkında atıp tutmaya filancanın bu işin içinde olmaması yoksa her şeyin berbat olacağını söylemeye başladı.

 

Adam açıkça etrafına “bakın ben ne kadar önemli bir kişiyim, tanıdıklarımla birlikte değişik rant çeteleri oluşturuyoruz” demek ister gibiydi.

 

Etraftakilerin onu kınadığını zannederken, garsonlardan birinin “ İyi akşamlar başkanım” dediğini duydum. Merak ettim, personele o zatın kim olduğunu sordum. Eskiden iktidarda bulunmuş bir partinin yine eski il başkanı imiş.

 

Belli ki siyasi kariyeri çok uzun sürmemiş ancak o hala o dönemin ilişkileri ile bir rantların peşinden koşuyor anladığım kadarıyla da ortakları ile birlikte bazı başarılar da elde ediyor.

 

Rantları elde etmekteki başarısı ne olursa olsun, belli ki hayatından memnun değil. Mutsuzluğu etrafına kendini ispatlamaya çalışmasından, saldırgan sarhoşluğundan belli oluyor.

 

İki sahneyi (çöplük ve beş yıldızlı otelin lobisi) kıyasladığımda, bulunduğunuz fiziksel çevrenin mutluluk ile doğrudan ilgisi olmadığı anlaşılıyor.

 

Bundan hareketle geleneksel “samanlık seyran” veya “bir lokma ekmek bir hırka” felsefelerinin üstünlüğüne değinmeyeceğim.

 

Gelmek istediğim nokta tamamen kişisel ve değer yargıları ile ilgili.

 

Çöplükteki adamın değer yargıları onu mutlu kılmaya yeterli. Otel lobisindeki rant çetesi üyesinin değer yargıları ise ne kadar “gerçekçi” (!) olursa olsun, belli ki onu mutlu etmeye yetmemiş.

 

 

(1)     Benim orada ne işim olduğu ayrı bir konu. Özetle, görevime olan bağlılığım dolayısıyla bir imha operasyonuna bizzat katılmak üzere oraya kadar gitmiştim. Dürüstçe söylemek gerekirse, değer yargılarımdaki saflık ve kendi kendime ulaşmaya çalıştığım mutluluklar açısından oradaki M. ‘den pek bir farkımın hala olmadığı söylenebilir.

“Yorumlar” dedim yukarıda çünkü ne olduğunu tam olarak bildiğimi iddia etmem doğru olmaz. Sonuçta insanlık tarihi çok temel ve aynı istek ile  ihtiyaçlara yönelik mücadelelerin bir sonucu değil mi ?  İktidar, para ve aşk.... 

 

Aşkın gizemini tam olarak çözdüğümü iddia etmek mümkün değil ise de eh bunca girişimden sonra bazı şeyleri de açıklığa kavuşturduğumu söyleyebilirim.

 

Benim deneyimlerimin öğrettikleri  aşağıdaki gibi özetlenebilir:

 

  • Gerçek aşk yaşanması umud edilen (ex-ante / dönem öncesi) bir duygular-hayaller toplamı değil, aslında “yaşanmış” olan yani (ex-post / dönem sonrası) bir paylaşımlar toplamıdır.

 

  • Bir diğer deyişle, aşk karşılıklı değil ve sevgili ile paylaşılmamış ise zaten yok, zaten hiç olmamış (null and void)  ve Aziz Nesin’in dediği gibi “Yenik tarafın hissettiği duygular” olarak kalmaya mahkum. ( Bu başlığın ayrıntılarına daha aşağıda “Zebercet Sendromu” açısından  değineceğim).

 

  • Aşkın bir fiziği, kimyası, elektriği vb. vb. var.  Aşkın başlangıcı elbette çekime ve elektriğe dayanıyor.  Kadın açısından bakıldığında erkeğe yönelik çekimi  oluşturmada muhtelif fakörler var: Güç-para, fiziki görünüm, entellektüel kapasite (bu pek önemli sayılmıyor nedense), geleceğe ait güvence verebilme, şimdiye ait mutluluk sunabilme ve ortak değer yargılarını paylaşabilme...

 

  • Aşkın devamı, yukarıdakiler var olduktan “sonra”, birlikte yaşanılan dönemde ortaya çıkan olumlu deneyimlere bağlı.  

“Neydi sevgi ?  Sevgi dostluktur. Sevgi arkadaşlıktır. Sevgi emektir...”

( Selvi Boylum Al Yazmalım’ın final sahnesinden).

 

  •  Bir başka deyişle, önce çekim hem de “kararlı” bir çekim olacak ( “kararsız” çekimlerin hiç kimseye faydası yok, bkz. “Carmen”). Çekimin altında yatan sebepler başlangıçta bilinmiyor ise de olayın sürekliliği ve gerçekliliği açısından bir ara tanımlanmalı ( benim durumumda fizik çekicilik olmayacağı kesin).

 

  • Ardından aşk yaşanmalı, sevginin emek olduğu görülmeli. 
  • Bütün bunlardan sonra hala dostluk varsa, aşk da oluşmuştur.

 

  • Yoksa, ex-ante aşamada kalmış, yani taraflardan biri kendi kendine aslında “hiç yaşanmamış” bir aşkın acısı ile yanıp kavruluyor ise (gençliğimde bana çok kereler oldu) bu durumda yaşanan ya “Yenik tarafın acısı” ya da “Zebercet Sendromu” dur. ( Zebercet, “Anayurt Oteli” filmindeki ana kahraman. Orta Anadolu’da sürekli yalnızlık içindeki bir otel katibi iken sadece bir kez gördüğü bir müşterisine aşık olur. Aslında aşk zannettiği tutkunun altında yatan doyurulmamış cinsel istekleridir. Zebercet beklediği aşkı geri gelmeyince filmin sonunda intihar eder).

 

  • Buraya kadar olup bitene hep gerçekçi açıdan baktık. Olayın ve özellikle yarım kalmış aşkların biraz da felsefi bir boyutu var, ona da gelecek hafta değiniriz artık.

 

 

 

           

 

Ücretsiz Online Ziyaretçi Sayacı